2 Haziran 2020 Salı

Sevgiyle Kucaklamak




Son zamanlarda oldukça sık duyduğumuz bir kavram var ‘mindfullness’ kavramı. Bu yazımda sizlere bu teknikten bahsetmek istiyorum. Mindfullness tekniği temelde ‘şimdiki ana odaklanmak’ tır. Bu şekilde içinde bulunduğumuz stres ve kaygı düzeyini azaltmanın mümkün olduğu, an’a odaklanarak, bu odaklanma sayesinde de bizi sağlıklı düşünmemizi engelleyen kaygıdan uzaklaşmanın mümkün olduğu düşünülmektedir.
Bireyin ruh sağlığının güçlenmesinin, kaygı düzeyinin azalmasının, yaşadığı an’da kalarak mutlu ve tatminkar olmasının bireyin bir takım pratikler yaparak deneyimleyeceği ve zamanla bu deneyimin davranış düzeyinde bir değişime neden olacağı düşünülmektedir.
Mindfulness temelli meditasyonu uygulayabiliyor olmak hayatımızı yeniden gözden geçirmemizi, beden tepkilerimizin ne şekilde olduğunu onları deneyimlerken fark etmemizi ve böylelikle yaşamla ve benliğimizle yüzleşmemizi sağlamaktadır.
Herkese, çevremize ve tüm canlılara gösterdiğimiz şefkati, kendimizi de yöneltmek; kendimize sevgiyle sarılmak da zamanla edindiğimiz an’a odaklanma, an’da kalma deneyimi bu şekilde sağlıklı bir yaşamla bütünleşme, yaşama bağlanma potansiyelimizi ortaya çıkarabilmektedir.
Hayatı doya doya yaşamak hissederek adım atmak, hissederek nefes almamızı mümkün kılmaktadır. Bu nedenle aldığımız nefesi sağlıkla almanın, burada ve şu anda olmayı sıklıkla hatırlamanın ve zamanla bu farkındalığı geliştirmemizin hayatın ta kendisi olduğunu öğreniriz, yaşamla yeniden tanışırız bu da aslında bir tür meditasyon gibidir.
Kimi olumsuz yaşantılar ve düşüncelerin sizi yaşamdan uzaklaştırdığını, nefesinizi zorladığını hissettiğinizde işte o rahatsız edici ‘stres’ faktörünün etkisi altında kalmaya ve stresin etkisiyle karar vermeye başlarsınız. Ancak mindfullness temelli stres azaltmanın deneyimini yaşamayı bir davranış biçimi haline getirdiğinizde kazanmış olduğunuz içgörü , öğretiler ve kendine şefkat bilinciyle, olumsuz anlarınızın sorumluluğunu alarak ve onların farkında olarak güçlenmeniz, stres yaşantısını sona erdirmeniz mümkün olur ve bu da gerçekten ‘nefes almanızı’ ağlar.
Bu konuda deneyimli uzmanlarrdan bu tekniği öğrenebilir ve yaşamızı kendiliğinizle, kendiniz olarak ve gerçek bir nefes alarak şekillendirebilirsiniz.
Kendinizi sevgiyle kucaklamak istemez misiniz?

25 Mart 2020 Çarşamba

Kendine İzin Ver



Yılın bu zamanları tüm dünya insanlarını saran bu gerginliğin, sıkışmışlık hissinin nedeni; varoluşumuzun, yaşamımızın anlamına ilişkin kaygımızı zirveye çıkaran virüsün dünyamızı işgalinden kaynaklanıyor.
Yaşamımızı kontrol etme güdümüz temel güdülerimizdendir ve bu kontrol edebildiğimizi hissetmenin sayesinde de şimdiye kadar belirsizliğe meydan okuduğumuzu düşünürdük.
Dünyanın adaletli olduğuna ilişkin ilahi adalet ahlakımız, iyi dünya inancımız vardı ve bu düşünce de bizim başımıza olumsuz, kötü durum ve olayların gelmeyeceğini, bu olayların hep etrafımızdakilerin başına geleceğini, bunu da onların hak etmiş olabileceğini düşündüren bir koruyucu düşünce mekanizmamızdı. Bu düşüncenin benliğimizi koruyucu işlevi vardı, benliği savunucu bir yanımızdı. Ancak bu virüsün herkesi etkilemesi, bu testten geçenlerin ünlü ünsüz, torpilli, torpilsiz her kesimi etkilemesi, yakınımızda ve baş ucumuzda gezmesi kimi zaman bizi yoklamış gitmiş olacağını düşündürtmesi bizleri kaygılı, korkak ve savunmasız hale getirdi.
Sosyal izolasyon, kişiler arası mesafe konulması belki bireyselci topluluklara bize zor geldiği kadar zor gelmedi ama bize kısa zamanda dokunmadan selamlamayı, sarılmadan sevmeyi, el ense vurmadan şakalaşmayı öğretti.
Kendimize iyi bakmanın, bu kaygıyla baş etmenin kendimize özgü çözümlerini kısa zamanda bulmaya başladık. Duygusal bütünlüğümüzü korumanın, kendimize zaman ayırmanın bir çok formülü olduğunu keşfettik. Bizi güvende hissettiren, güldürüp eğlendiren kimselerle aramızdaki mesafenin ne kadar yıpratıcı olabileceğini ancak bu mesafenin fiziksel olsa da manevi olmadığını, uzun zamandır evde dans etmenin bu kadar zevkli olmadığını gördük. Şimdi, şu anda bize önemli gelen , anlamlı gelen eylemlere, hep ertelediğimiz işlere zamanımızı ayırmaya başladık. Belki tarzımız olmaya bir kitabı okumaya, hayatta yemem dediğimiz bir sebzenin tadına bakmaya ya da keşke onunla daha çok zaman geçirseymişim diye bir arkadaşımız için hayıflanmaya bile başladık.
Tam olarak ne olacağını bilmediğimizden ya da bize neyin yarar sağlayacağını, iyi geleceğini bilmediğimizden hiçbir şeyden emin değiliz, fark ettik. Evet emin olmak zorunda da değiliz.
Bilinmezliğin sarhoşu bile olabiliriz. Herşeyden emin olmamaya da hakkımız var, bu çok normal. Hepimizin bugün bize iyi gelenin yarın iyi gelmemesinin, gereksiz ve saçma gelmesinin de normal olduğunu düşünmesi gerekir.
Sosyal medyada yazılanlar sizi endişelendiriyorsa kendinizi yazılanlara kaptırmayabilirsiniz. Yazışma gruplarında yazılanlar ve adeta eskiden gazete dağıtan çığırtkan çocukların ‘yazıyor yazıyor’ şeklinde gelen sesleri gibi hissettiren ancak onlar kadar size huzur vermeyen haberleri dinlemeyebilirsiniz.
Belli bir yerde olmak zorunda değiliz, bir şeyler yapmadan da durabiliriz.
Belki nedensizce gülebilir ya da sebepsizce ağlayabilirsiniz.
Kendinize kendiniz olmanız için izin verin.
Kendinizle ve kendinize ait hissettiklerinizle kalmaya izin verin.
Evren de bunu istiyor çünkü ve elbette varoluşumuz da...



11 Kasım 2019 Pazartesi

kadın

 

En çok ne zaman canımız yanar, acı duyarız? Birisi öfkeyle bize el kaldırdığında mı? Birisi bize kötü, aşağılayıcı ve kırıcı kelimeler sarf ettiğinde mi? Peki ya bir canlının eziyete uğradığını görünce ne hissederiz?

Uzun zamandır o vitrinde gördüğümüz canlı renklerdeki elbiseyi alıp kasada ödemesini tam yapacakken elimize uzanan bir el ‘hayır masraf edemezsin , artık paranı ben yöneteceğim’ dediğinde ne hissederiz peki? Şiddete uğramış, engellenmiş... Biraz kilo aldığınızda sevgiliniz ‘ iyice şiştin, çirkinleştin’ dediğinde hisseder misiniz incindiğinizi, bu bir şiddet midir?

Şiddetin tanımını hepimiz biliyoruz değil mi? Kimi tanımlarda vurgulanan canımızın yanması, kimi tanımlarda da vurgulanan ruhumuzun incinmesi. Kimi izler ölçülebilir olanlar ancak en ağırı da psikolojik şiddet dediğimiz ne ölçebildiğimiz ne gösterebildiğimiz ne de ifade edebildiğimiz mağduriyetimiz. Bazen de şiddete uğramış birilerini görmek, sevdiklerimizin şiddete uğradığına tanık olmaktır mağduriyetimiz. Hiçbir şey yapamamanın verdiği acizlik duygusu örselenmemize yol açmaktadır.

25 Kasım tarihi, Kadına yönelik şiddetle mücadele günü olarak belirlenmiştir. Kadına yönelik şiddet, cinsiyete dayalı bir ayrımcılık ve kadının insan haklarının ihlali olarak anlaşılmaktadır. Kadına yönelik cinsiyete dayalı şiddet, doğrudan kadınlara yalnızca kadın oldukları için uygulanan veya orantısız bir şekilde kadınları etkileyen şiddet anlamına gelmektedir.

Korku hissi, şiddete maruz kalan kadınların en belirgin duygusudur. Belki de hissettiği bu korku nedeniyle yardım dilemek istemez kimseden, ailesinden ve çevresinden. Sürekli ‘pasaklı, miskin, işe yaramaz, beceriksiz, kötü anne’ gibi hakaretler işiten bir kadının ise kendilik değeri dediğimiz, benlik saygısında düşme, yaşamına ilişkin güven ve kontrol duygusunu kaybetme yaşamaktadır. Kimi zaman bu şiddete sebep arayan kadın sanki bir suçlu olması gerekiyormuş gibi kendisinde kabahat bulmaya çalışır ve kendisinde hata bile bulabilir.




Şiddete maruz kalmanın sebebi olmayacağını, şiddetin bir çözüm olmayacağını, cinsiyete dayalı ayrımcılıktan uzaklaşmak gerektiğini, kadın ile erkek arasında yalnızca fizyolojik bir farklılık olduğunu bu nedenle de kadın ve erkeğe farklı şekilde davranmanın, onlara toplumsal cinsiyet dediğimiz farklı roller yüklemememiz gerektiğini bilmeliyiz. Kadınlarımızı güçsüz, narin, korunmaya muhtaç görürsek önce pembe renklere bular sonra da ev işlerini dişi kuşa yükleriz. Ev işini ve sorumluluğunu yapmadığında ya da eksik yaptığında da bu nedenle suçlanmasını olağan karşılarız. Güçsüz olduğunu pekiştirmek için az düşünür hatta sağlıklı düşünemez, büyük işler yapamaz kadın çalışmasın deriz, iş yerinde yüksek pozisyonlar da vermeyiz. Büyük laflar ederse sırtından sopasını eksik etmeyelim deriz; dövmek için sebepleri taa atadan temellendiririz. İşte bunlar ve bunun gibileri küçük yaşta cinsiyet ayrımcılığını temellendiren, kadına kadın olduğu için şiddet uygulanmasını kolaylaştıran ve aslında bu şiddete sebep olan tutumlardır.

Şiddetin benliklerde yol açacağı travmatik durumlar da bir başka yazımızın konusu olsun, değerli şairimiz Nazım HİKMET’in bu anlamlı şiiri de vedamız olsun!

KADIN

Kimi der ki kadın
Uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın
Yeşil bir harman yerinde
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım, kızkardeşim,
Hayat arkadaşımdır.



29 Eylül 2019 Pazar

Sonbahar Gelince

 

 

Doğanın sarı renge bürünmesi, havaların erken vakitte kararmaya başlamasıyla birlikte içimizde oluşan garip bir huzursuzluk hissi, kuruyup yere düşen yaprakların ruhumuza ve gözlerimize yaşattığı o enfes güzellik ziyafeti...

Güneşin coğrafi konumumuzdan ve bedenimizden usul usul çekilmesiyle bizde de anlam veremediğimiz bir hüzün, sessiz sedasız bir içsel gerginlik ya da her zaman olduğumuzdan daha stresli davranışlar başlayabilir. Kendimizi biraz daha yorgun hissedip yataktan kalkmakta zorlanabilir, eskiden daha az şekerli beslenirken kendimizi tatlı krizi ataklarında bulabilir ve fiziksel olarak da sanki omuzlarımızda yükümüz artmış ve kas ağrılarımız ile gerginliğimiz artmış gibi hissedebilmekteyiz.

Sonbahar mevsimine geçiş süreci; düşüncelerimizi, yaşam koşullarımızı, çevresel düzenimizi yeniden şekillendirmek için mükemmel bir zaman dilimi olabilir.

Sonbahar depresyonu yılda birden fazla sayıda yaşanabilen, kişinin günlük yaşamındaki başına gelebilecek olumsuz olay ve kriz dönemlerinden bağımsız olarak yaşanabilen bir depresyon türüdür. Bu çeşit bir depresyona, ailesinde duygudurum bozukluğu ve depresyon öyküsü olanlar, D vitamini eksikliği olanlar, gün ışığından daha az yaralanan bölgelerde yaşayanların yakalanma olasılığı daha fazla olmaktadır.

Gün ışığının azalması, beynimizdeki kimyasalları ve hormon düzeylerimizi değiştirerek daha depresif hissetmemize yol açmaktadır. Zamanında belki de 'beni bu güzel havalar mahvetti' diyerek kendisini ifade eden şairimiz Orhan Veli de bize bu depresyonu işaret etmişti. Belki de 2000li yıllarda şarkıcı Göktan yalnız kaldığında bu depresyon yüzünden 'mevsimlerden sonbahardayım ' demişti. Geçmişten beri bu yüzden güz mevsimini hüzünle ilişkilendirdik ve  yaz aylarında ruhumuz kıpır kıpır olup 'aşık oluyorum eyvah, yerimde duramıyorum' diye seslendik. 

Peki sonbahar depresyonu yaşamak istemiyorsak neler yapacağız? öncelikle beslenme şeklimizi, alışkanlıklarımızı gözden geçirmeli; bizi daha yorgun , ağır hissettiren şekerli besin alımını azaltmalı, karbonhidrat tüketimimizi gözden geçirmeliyiz. Gece yatmaz gündüz kalkmaz gibi değil de sağlıklı bir uyku rutini oluşturmalıyız. İş yaşamımızda o yoğun çalışma saatlerinde kendimize kısa dinlenme molaları vermeliyiz. Eğer yapabiliyorsanız ki ne mutlu size düzenli spor ve egzersizlerden vazgeçmemeli, sevdiklerimizle geçirdiğimiz güzel eğlenceli vakitleri de yavaş yavaş kapalı mekanlara taşıyabilmeliyiz.

 

 

Eğer herşeye rağmen üzüntü, mutsuzluk ya da pek çok şeye ilişkin genel isteksizlik halini buram buram hissetmeye devam ediyorsanız, neredeyse bu olumsuz hisleri on beş günden fazla hissediyorsanız ve yeni mevsimi de bu depresyon hırkamla karşılarım diye planlamışsanız; yaşam rutininiz ve alışkanlıklarınızda olumsuz yönde farklılıklar da meydana gelmişse bir uzmana danışmanız gerekmektedir. Ancak mutlaka iki üç günlük bir kaç eğitim alıp kendisine terapi uzmanı ünvanına benzer isimler takıp bizleri sadece iyileşmem için neler mümkün gibi safsatalarla bizi iyileştim hissi ile pazarlama ofisinden gönderen şarlatanlardan değil; diplomasının olduğundan emin olduğunuz psikolog ve psikiyatrlardan randevu almalısınız.

Sevgiyle kalın!

 

 

 

 

 

 

24 Ekim 2018 Çarşamba

Serzenişt mi Serenay mı

Bu yıl,  temmuz ayının ikisi pazartesi günü, tıpkı annemin de 84 yılı iki temmuz pazartesi günü yapmış olduğu gibi ben de bir kız bebek doğurmanın haklı gururunu yaşadım. Bana kalırsa her anne adayı eğer bir bebek dünyaya getirecekse bunu doğduğu gün gerçekleştirdiğinde adeta bir nöbeti devralmış, vazifesini yapmış böylelikle de misyonunu tamamlamış olur. Üzerinden de büyük bir yük kalkar ancak benim üzerimden kalkan bu yük, aslında beni 9 ay boyunca ağırlaştıran, yürüyüşümü değiştiren, 'bel fıtığı oldum zannımca' dedirten, bana 18 kiloyu bir çırpıda aldırtan serenay'ın işleri ve işte bu onun ayak sesleriydi.

Serenay bebeğin her anlamda farklı olduğu, özel olduğu, büyük bir ilgi ve özene gereksinimi olduğu en başından belliydi ve ben ilk annelik deneyimimden sonra aradan geçen zaman sürecinde ne kadar yol kat ettiğimi, ne kadar olgunlaştığımı, ruhsal anlamda ve zihinsel anlamda ne kadar tamamlanmakta olduğumu gördüm demek istesem de tam tersi duygu ve düşünceler içerisinde boğulmakta olduğumu hissediyorum. Aradan geçen zaman zarfında gram bir gelişme olmamış. Herşey başa dönmüş, her kalem zapt edilmiş ve tüm tersanelerime girilmiş. Ya oğlum Alpay hiç bebek olmamıştı, ya ben polyanna bir anneydim; farkındalık yaşamış, sanki alpayı doğurmamış da adeta milli piyangodan ikramiye kazanmıştım.

Bu yaşadığım dehşet duygusunun beni daha önce yaşamadığım ancak bu sefer iliklerime kadar hissettiğim lohusa sendromundan tutun da doğum sonrası depresyonu hatta DSM 5'te olsun tıp literatüründe olsun her tür psikolojk hezeyan ve paranormal aktivitelere ittiğini söyleyebilirim. Evet galiba biraz serenaya haksızlık ediyorum şu an, şuncacık tüyü bitmemiş bebişin günahını alıyorum ama 'hayır, az bile yapıyorum' ve ileride anasının bu yazısını açıp okursa diye daha da devam ediyorum.

Anan serzenişte yavrum, evet belki bir müzik grubu vega değilim bir vegan üstelik ne de bir vejeteryan ya da son mohikan bile değilim ancak uykusuz bir zombiyim kızım. Beni gece vardiyası işçileri, belki eskiden gece kuşu programı yaptığı için bir Okan Bayülgen, belki' saat 4 yoksun'  şarkısını seslendirmiş Zülfü Livaneli anlar öyle bir durum ki bu yaşadığım beni 'uykusuz her gece' şarkısının sözlerini yazan ismini bilmediğim söz yazarı anlayabilir de  o şarkıyı dilimize pelesenk etmiş Ajda pekkan ablamız anlayamaz çünkü o uyur, o uyumazsa dinlenemez ve yaşlanır ama Aslı yani ben uyumadı ve yaşlandı.

Ne dertlendin be kadın dediğinizi, şikayete doymadığımı vurguladığınızı , geçen yaz ne yaptığını biliyorum da diyip analığın her halinden dem vuracağınızı biliyor ve şimdi de serenay'a bir de burdan bakalım adlı köşemize geçiyorum. . Her ne kadar bedensel, zihinsel gibi yönlerden yorucu olsa da tıpkı batı medeniyetlerinin örnek almamız gereken iyi yönleri olduğu gibi serenay'ın da yaşamıma kattığı olumlu durumları sizlerle paylaşmak istiyorum. O halde hazır uyku demişken az uyuduğunuz için daha az aralıklarla beslenip zırt pırt yatağınızdan kalkıp o aç olduğu için ağladığını düşünüp emzirdiğinizde susacağınızı sandığınız ve  emzirdiğiniz için doğum sonrası kilolarınızı bir çırpıda veriyorsunuz. Nasıl olsa serenay şimdi uyanacak bari uyuyup kendimi kandırmayım da kitap okuyayım dediğinizde de kısa sürede pek çok bestseller kitab okuma şansına erişebiliyorsunuz. Evet yazar seçimini bile ona göre yapıyorsunuz mesela size günü, gün ışığını anımsatmasın diye bir gündüz vassaf değil de sizi ayakta tutabilecek delirmenize engel olup  kişisel gelişiminize katkısı olabilecek hakan mengüç 'ben ney'im' olsun, hayat cesurlara torpil geçer olsun ne bileyim gül kokulu bir kitap olan ' el vedud' olsun onları bir çırpıda bitirebiliyorsunuz. Geceleri mahallenize gelen ve o daracık sokağa park edilmiş araçların mutlaka ön tamponuna ya da arka kasasına dokundurup geçen çöp kamyonunun araçlara verdiği hasarı gözlemleyebiliyor, yine o sokakta bir olay olduğunda bir ergen zorbalığı gözlemlediğinizde olaya hiç yoktan canlı tanıklık yapabiliyorsunuz. Yoğurdunuzu mayaladığınızda o henüz ekşimeden, faşırdamadan gecenin bir yarısı onu dolaba kaldırabiliyorsunuz. Az'ı karar çoğu zarar olan bu olgudan uzaklaştıkça japon insanının az uyuduğu bilgisi ile kendinizi japon ırkına yakın hissediyor, bir japon gibi düşünmeye çalışıp daha üretken daha hareketli olabiliyor, bir süre sonra bir turist kıvamına geçip adeta yaşam yuvanızı bir aile evi gibi değil de bir bacasız sanayi gibi ama minimalist bir sanayi şekline dönüştürüveriyorsunuz. Böylelikle de ülkemizde son yıllarda bolca tartışılan yaz saati kış saati uygulamasından değil ve hatta beyninizin uyuşukluğundan ve algılarınızın tek bir bebeğe odaklanmış olmasından mütevellit artan faiz kurlarından menkul kıymetler borsasından, yükselmiş dolardan ve alçalmış alım gücünden de etkilenmiyorsunuz. 7 yıl öncesinde alpay az biraz mızıldadığında o bilmiş annelerin 'bırak ağlasın gırtlağı gelişir, sesi açılır' sözlerini aklıma getirip serenayın ağlama desibeli ile o minnacık gırtlağının ne kadar genişlemiş olabileceğini hesaplayabiliyor, önceden rahatsız olduğum anane adetlerini artık kolayca benimsiyor, bebeğin ayakta salladığında sarsılmış bebek sendromu yaşamayacağına inanıyorum. Üstelik daha da sosyalleşiyorum. Alpay doğduğunda onu kimseyle paylaşacağımı düşünür, kimsenin kucağına onu bırakamaz, babasından bile sakınır ve ona benden iyi kimsenin bakamayacağını düşünürdüm ve bu beni asosyalliğe itmiş olacak ki serenay beni bebek bakımında annenin de destek alması gerektiği, bebek bakımında eş dostun, hatta alışveriş yaparken oradan geçen sevimli ve temiz yüzlü bir vatandaşın da bebek bakımına destek olabileceğine inandırdı ve bana ben nasıl bu kadar sosyal oldum dedirtti. Tamam kabul ediyorum abartıyorum.

İşte annelik tam olarak bu abartı durumu. Belki de yukarıda yazdıkça beni güldüren , evet abarttıkça eğlendiren bir durumdan ibaret bu kutsal dediğimiz annelik. Sevgide abartı, kaygıda abartı, dokunmada, koklamada, dayanamayıp ısırmada abartı, bir kikirdemesine binlerce yorgunluğun unutulması, bir gülüşüne tüm kulunçlarının erimesinde abartı durumu, O'nun gözlerindeki o gülüşe, o dişsiz bir nine kıvamındaki ifadesine hayran olmada bir abartı durumu.


Bir de biçimsel bir kavram bu sevgi. Bazen karamsarlığa kapıldığında ve nasıl bir dünyada kimlerle yaşıyorum dediğindeki yaşama tutunma biçimin, etrafında herkes doğru olduğunu savunduğunda 'baştan sona yanlış olan ben miyim' diye kendini sorguladığında kim olduğunu hatırlatma biçimin, bu dünyayı varlığıyla, tüm canlıları canlılığıyla sevme biçimin, sana zor zamanında elini uzatan, bir desteğiyle güç veren yakınlarını hatta uzakta olan ama kalbinde olan ve esas olan dostlarını tanıma biçimin bu annelik. Çevrendeki insanların, eş dostun sayısını azaltma ama içini zenginleştirme biçimin. Her canlıya karşı sorumlu olma, her can'a duyarlı olma biçimin. Duanı yalnızca özün değil herkes için etme biçimin.


Serenay ile güçlü olmam gerektiğini, bedensel gücün yanı sıra ruhumu da zihnimi de bir şekilde temizlemem gerektiğini, ' bütün' olmanın ne demek olduğunu, her ne kadar önümde bir örneği olsa bile bir babanın bebek bakımında gece gündüz destek vermesinin nasıl büyük bir güç olduğunu ve anneyi tamamladığını, türlü türlü kıskançlık yapmasını beklerken, bunun bir o  kadar da normal olduğunu düşünürken Alpay'ın davranışlarının adeta 'yenidoğan ağabeyi nasıl olunur ' adında seçmeli ders verip üniversitelerde okutabileceğini, Onun nasıl geniş yürekli merhametli ve sevgi dolu bir çocuk olduğunu, yaşamında büyük ve zorlu  adımlardan birini atarken okuyup yazmaya başlarken kardeşini öpmeyi besmelesi yaptığını, kardeşi biraz daha rahat uyusun diye Ela ile Lale'nin el ele olduğunu daha sessiz okuduğunu gördüm.


Serenay ile kalbim pek çok genişledi ve daha çok güler oldum. Bir dakika... Daha çok güldükçe gözlerimin etrafında daha çok kaz ayağım oldu, yüzümdeki altın oran bozuldu ve  kırışmaya başladım, of yine bir kısır döngü, neyse epey geç oldu ben gidip yatmalıyım...

                                                                                                             Sizler de sevgiyle kalın...


5 Mayıs 2018 Cumartesi



2012 yılında açmış olduğum bu kişisel bloğum bir hayalimin gerçekleşmesini sağlardı. 
‘Oradan buradan psikologtan’ isimli kitabım şimdi internet sitesinde satışta...haydi artık buluşalım bir an önce...
Kitapyurdu’nda satışta